ÜRETİCİDEN ARACISIZ SATIŞ
ÜRETİCİDEN ARACISIZ SİPARİŞ ÜRÜNLER
DUALARIM RÜZGARLARDA

We wish health and happiness is the wish to pray. You know and I believe that the owner of the wind particles to reach the

Sağlığın ve mutluluğun için dilek diliyor dua ediyorum. Biliyor ve inanıyorum ki  rüzgârlar tanecikler olarak sahibine ulaştıracak..

Mutfak Önlükleri-Apron




 

 

50'li yılların ince belli kadınları

jAPANESE KİMONO
Site Haritası

TÜLLER GÜLLER İNCİLER KADINLAR VE ŞARAP

İnciler, tüller, güller ve kadınlar hep varlardı ve hep var olacaklar.

Mücevher ve onların en asili inciler, güller tüller adeta kadının diğer bir adı gibidir. Kadının vazgeçilmezi olan bu objeler ancak bir kadınla anlam kazanır, değer bulurlar. Kadınlarsa onlarla cesurlaşır asilleşir ve güzelleşirler.

Ve şarap:  O’da da erkelerin kadına bir armağanıdır. “Şarap gibi kadın” sözü her toplumun kendi ahlak yapısına kültürel değerlerine göre yorumlanmalıdır ki öyledir.

Ben mücevherlerin, gülleri, tüllerin ve şarabın kadını çağrıştırmasını estetik güzellik ve doyumsuz bir tat olarak algılayanlardanım

 

Tül ve inci bütün kadınlara  çok yakıştı ve yakışır . Yakışır ama en çok ona yakıştı.

Grace Kelly, 1956
İsmi gibi zarafetin simgesi Grace Kelly, Monaco Prensi Rainier ile evlendi.

 İHTİŞAMLI DİŞİLİĞİN MÜCEVHER TARİHİ


 Yıllar içinde önce kadının çehresini değiştirmiş, zaman tünelinde gitgide bir tutku haline gelmiştir. İlk çağlardan bugüne kadınların vazgeçilmezi, uğruna servetler harcanan ya da canlar yakılan mücevher 21. yüzyılda saygınlığını fazlasıyla korumakta..
Mücevher, büyülü yolculuğunda fethedilmiş imparatorluklardan ve entrikalı, ihanet dolu aşklardan geçmiştir. Üstelik bir metalin ya da taşın asalet, zarafet, kudret ve ihtişam dolu anlamları barındırması asırlardır hiç değişmediği gibi gücüne güç katarak günümüze ulaşmıştır.
Şimdi onun kadınla bütünleşen bu şaşalı tarihine göz gezdirelim..

Prehistorik çağlara ait kazılara bakıldığında kadınların deniz kabukları, kemikler, renkli camlar ve fayanstan yapılmış değişik takılarla vücutlarını buluşturduklarını görürüz. Sonrasında insanoğlunun metalleri, taşları keşfetmesiyle ve yeni teknikleri uygulamasıyla değişen takı anlayışı artık bir mücevher çağına girildiğini işaret eder.

Metallerin en değerlisi, altın..

Altının sıradan bir metal olmadığının anlaşılması ve mücevher olarak kullanılması, milattan önce 2500 yılında Sümerler tarafından gerçekleşmiştir. Yine aynı dönemlerde Eski Mısır’daki mücevher anlayışına baktığımızda lapis, turkuaz, ametist ve altın kombinasyonları karşımıza çıkar. Altın kullanımının Akdeniz’e ulaştığı dönemde, Eski Yunan medeniyetlerinde çarpıcı tasarımlar üretilmiştir. Örneğin, milattan önce yedinci yüzyılda, İtalya civarlarında sembolik motiflerin altınla kullanılması dikkat çekicidir. Roma ve Bizans kadınının siluetinde ise zümrüt, safir ve incinin dantel gibi işlenmiş altın kolyelerle süslendiğini görürüz.

Doğanın en zarif hediyesi, inci
Rönesans’ın değişim rüzgarlarında, göğüs dekoltesinin ön plana çıkmasıyla, inciden yapılan gerdanlıklar ve pandantifli(kolye ucu) kısa kolyelerin dönem kadınlarının mücevher tercihini oluşturduğunu görürüz. Parlak, sedefli ve pürüzsüz yapısıyla hayranlık uyandıran bir estetiğe sahip bu doğa mucizesi, istiridye içindeki küçük kum tanesinin çevresinin zamanla kalsiyum karbonatla kaplanması sonucunda oluşmaktadır. Denizden gelen bu asalet, mücevher tarihinde var olduğu günden bu yana statü sembolü olarak da algılanmıştır.

Mücevherlerin en ölümsüzü, elmas..
Neredeyse zamanın başlangıcında, dünyanın kalbinde oluşmuş bu element insanlık tarihinden çok daha yaşlıdır. Keşfedildiği ilk çağlarda, en büyük darbelere yenik düşmeyen ve en keskin bıçaklardan çizik almadan kurtulan elmas, insanoğlunu uzun yıllardır büyülemekte. Öyle ki eski zamanlarda uzunca bir dönem elmas taşının doğa üstü güçlere sahip bir madde olduğu inanışı yaygın olmuştur. Yunanlılar elmasın tanrının göz yaşları olduğuna inanırken, Romalılar yıldız parçaları olarak algılamışlardır. Hindistan’da koruyucu sembol haline gelen elmasın uzunca bir süre nazarı, hırsızlığı, hastalığı ve kötülükleri uzaklaştırdığına inanılmıştır. İlk önce Hindistan’da bulunan elmas artık dünyada Rusya, Afrika ve Kanada gibi çeşitli yerlerde de çıkartılmaktadır. Ancak çıkartılanların çok küçük bir kısmı kesilip cilalanarak mücevher olacak niteliğe erişmektedir. Ve bilinenin aksine elmas ve pırlanta aynı taştır. Ancak kesim ve şekline göre ayrışım kazanır.

Ölümsüzün en göz kamaştıranı, pırlanta..
Pırlantanın burjuvazide edindiği yer okadar sağlam ve aşılmazdır ki, 13.yüzyılda Fransa Kralı IX. Louis, asil olmayanların pırlanta mücevher takmasını yasaklamış ve sadece kraliyet ailesi üyelerinin takabileceğini emretmiştir. Ancak 15. yüzyılda, Avusturya’da aşkın ve sadakatin simgesi olarak evlilik tekliflerinde sunulan pırlanta yüzük geleneği tüm dünyaya yayılması bu yasağı kırmayı başarmıştır. Mücevher modasının kalbi Fransa’da, Güneş kral 14. Louis’in ölümüyle bir devir kapanır ve 18. yüzyılda yeni Rokoko stili yani abartılı ve süslü bir stil mücevher modasına giriş yapar. Bu dönemde pırlantanın son derece ön planda olmasının ilk nedeni Brezilya ve Hindistan’da pırlanta madenlerindeki yoğun çalışmalardır. İkinci neden ise akşamları davetlerde kullanılan mum ışığında ilerleme kaydedilmesidir. Mum ışığında göz alan pırlanta mücevherler, parıltılı bir dünya vaat ettiğinden kadınlar tarafından kapışılmaya başlamıştır. Pırlantanın yüzde 95’i renksizdir ancak, fantezi adı verilen yüzde 5’i renklidir ve bu türleri astronomik fiyatlardadır.

19. yüzyılda Kraliçe Victoria’nın tahta çıkmasıyla mücevher modası onun etkisi altına girmiştir. Böylelikle o döneme kadar mücevher dünyası Paris’ten sorulurken, Londra’nın bu tekeli kırdığı görülür. Victorian dönemi denilen bu yıllarda takılarda meyve motifleri, yapraklar, güller ve sarmaşıklar işlenmektedir. Ünlü Cartier mücevher evi de, bu yıllarda Fransa’da ismini duyurmaya başlamıştır.
__________________________________________________ _____

Tarihi insanlık tarihi kadar eski olan takının serüvenini izlemek, toplumsal tarihi, dolayısıyla toplumun değişimini ve eğilimlerini de izlemek anlamına gelir. Yaklaşık 600 yıllık bu serüvene baktığımızda, mücevhere yüzyıllar boyunca pek çok anlam yüklendiğini görürüz. Mücevher, her şeyden önce onu taşıyanın toplumsal durumunu sergilemenin bir aracıdır; ancak aynı zamanda aşkı ve bağlılığı da simgeler. Sanat tarihçileri için önemli bir diğer özelliği, mücevherlerin, ait oldukları dönemin sanatsal üslubunu en sofistike biçimde yansıtmasıdır.

Kuzeyli bir ressam olan Petrus Christus’un 1449 tarihli tablosunda, kuyumcuları himaye eden Aziz Eligius’u atölyesinde görürüz. Atölyeye bir nişanlı çift gelmiş ve kendilerine yüzük seçmektedir. Bu konu aracılığıyla o dönemde ne gibi takıların var olduğu görülebilir. Dolayısıyla sanat yapıtları, tablolar, minyatürler yalnızca birer sanat yapıtı değil belgesel niteliği olan eserler olarak da kullanılabilmektedir.

Alessandro Fei imzalı bir diğer örnekte, ünlü Medici ailesinin mücevherlerini üreten atölyeyi görürüz. Resimde ön planda Medici dükalığının tacı hazırlanmakta, bir yandan tamamlanmış olanlar sergilenmekte ve diğer yanda maden işleri yapılmaktayken, Dük Medici atölyeyi ziyarete gelmiştir. Bu 16. yüzyıl tablosu, o zamanın Floransa’sında bu işlerin nasıl yürüdüğünü göstermektedir.

Rönesans döneminde, antik dünya tekrar gündeme gelir, antik dünyanın formları tekrar yorumlanır ve sanatın pek çok dalına uygulanır. Tabloların konusu ister o güne ait olsun, isterse mitolojik bir konu işlensin, tam anlamıyla o günün mücevherine dair bilgi verir izleyiciye.

Ünlü Rönesans ressamı Albrecht Dürer, kutsal Roma Germen İmparatorluğu’ nun tacını tasarlar. Sanatçılara takı ısmarlamak son derece önemli bir olaydır; mücevheri ve takıyı desteklemek anlamına gelmektedir. Hans Holbein da pek çok takı tasarlamış ve ressamın bu tasarımları uygulanmıştır.

Rönesans takısı deyince çoğunlukla gözümüzün önüne, heykel tadında takılar olarak tanımlayabileceğimiz, zincirlerin ucundaki pandantifler gelir. O dönemde son derece renkli bir mine işçiliği görülür. Pandantiflerin tasarımları da tam anlamıyla o dönemin meraklarıyla paralel gider. Bu ilgi, mitolojik konulara dairdir ve dolayısıyla takılarda antik dünyaya ait unsurlar yer alır. İncilerin doğal formuna uygun, heykel tadındaki biçimlerin ortaya konduğu bu takılarda anlatımcı bir üslup söz konusudur.

Bildiğimiz gibi, Rönesans’ ın düşünce akımı Hümanizm’ dir ve insanın kendisine, tek tek kişilere değer vermek, bu dünyaya değer vermek esastır. Bu düşünce biçimi takılara da yansır. Ancak diğer yandan dini konular da tamamen göz ardı edilmiş değildir. Bu dönemde örneğin İsa portreli bir pandantife, İncil’den kimi konulara yer veren takılara da rastlayabiliriz, ancak yine de bu tür konuların fazla olmadığını söyleyebiliriz.

Rönesans döneminde, antik dünyayı temsil eden bir takı olan kameoya da rastlarız. Küçük oval taşlar üzerine kazılı ya da kabartma portrelerin yer aldığı bu takılar Rönesans döneminde tekrar moda haline gelir ve kullanılır. Dönemin bir diğer özelliği, günlük yaşama ait birtakım eşyaların takıya dönüştürülerek kullanılmasıdır. Yaşamı yansıtan bu takılar arasında bir kürdana bile rastlayabiliriz. Bu örnek elbette dönemin yeme içme alışkanlıklarının, gündelik hayatının farklılığı çerçevesinde değerlendirilmelidir.

Hükümdarların takılarını gözlemlediğimizde, hükümdarlık alameti olarak yüzyıllar boyunca geçerliliğini koruyan takılara rastlarız. Örneğin burada görülen VIII. Henry ve III. Richard’ ın ortak takıları, omuzlarına attıkları, taşlarla bezeli geniş zincirleridir.

Bu dönemde giysilerin üzerine mücevher dikilmeye de başlar; mücevher düğmeler, şapkaların kenarına yerleştirilen rozetler ve fibulalar Rönesans’ ın son derece revaçta olan takılarıdır. Şapkalarla birlikte kullanılan takılar genellikle erkek takısı olmakla birlikte, kadın takısı olarak kullanıldığı da görülür. Şapka rozetlerinden bir örnekte, İncil’ den alınmış bir konu olan Aziz Paul’ un öyküsü müthiş bir mine işçiliğiyle aktarılmıştır.

Şarlman’ ın Papa’ ya hediye ettiği antik konulu bir kameo, bunun bir papaya uygun bir armağan olup olmadığı sorusunu canlandırır zihnimizde. Çok da uygun değildir aslında, zira o dönemde bir çatışma söz konusudur; antik dünyanın gündeme gelişi, bir anlamda Hıristiyanlığın bir kenara itilişine yol açmaktadır. Buna rağmen, böyle bir kültürün varlığını görmemizi sağlar bu armağan. Yine bu örnek aracılığıyla, Avrupa içerisinde böyle bir armağan alışverişi olduğunu görüyoruz soylular arasında. Bu da bir biçimde bir üslubun Avrupa’ ya yayılması, bir üslup birliği sağlanabilmesi anlamına gelir.

Takılar bir yandan da elbette kadınlık simgesidir; kadınlar takısız düşünülemez. Dönemin tablolarında da modelinin kadınlığını, dişiliğini ön plana çıkaran ressamlar takılara mutlaka yer verir. Bu örneklerden Tintoretto’ nun “Yıkanan Suzanna” adlı tablosundan bir detayda, Suzanna adlı güzelin dişiliği hem kolundaki hem de yanına koyduğu takılarıyla daha bir vurgulanmıştır.

Rönesans’ ta takılar günlük yaşamın ayrıntılarında da kadınlar için çok önemlidir; evlenirken mutlaka çok özel takılar yapılması gerekmektedir. Ancak bu takılar sonuna kadar muhafaza edilemez; üç yıl takıldıktan sonra takılar üzerindeki tasarruf hakkı kocaya aittir ve o da bu takıları ihtiyacına göre kullanabilir, değiştirebilir. Bu durum, bugün neden elimizde yeterince örnek olmadığının bir açıklaması olabilir.

16. yüzyılda Floransa’ nın soylularından Alessandra Strozzi’ nin oğlu Filippo’ ya yazdığı, bu konuyu örnekleyen mektupta şu sözler yer alır: “Mücevherleri hazır et ve onların güzel olmasını sağla; çünkü sana bir eş bulduk. Güzel bir kadın olarak ve Filippo Strozzi’ ye ait bir kadın olarak güzel mücevherlere ihtiyacı olacak onun; çünkü sen her konuda onurlusun, bu konuda da onurun eksik olmamalı.”

Kuzeye doğru gidildiğinde Almanya’ dan kimi portrelerde son derece ağır takılarla yüklenmiş soylu kadınlar görürüz. Taşınmasının bile zor olacağını düşündüğümüz altın zincirler çok modadır bu kadınlar arasında. Pek çok çeşidi olan, incilerle veya taşlarla bezeli baş takıları da ayrı bir önem taşır. Elbise üzerine mücevher düğmeler dikmek de yine revaçtadır.


Uzun süre tahtta kalmış, önemli bir kadın hükümdar olan Kraliçe I. Elizabeth, aynı zamanda çok da süslü bir kadındır; hatta bir moda öncüsüdür. Çeşitli resimlerde Elizabeth’ i uzun inciler ve beline asılı takılarla, başı yüksek bir taç ve incilerle süslü veya dönemin modasına uygun olarak yüksek kabartılmış saçların üzerine damla biçimli firketeler takılı halde görürüz. Armağan almayı çok seven bir kadın olan Elizabeth’ in 1587 yılbaşında aldığı armağanların listesi şöyledir: Mücevher çanta ve broş takımı, incili altın parfüm kutusu ve takım zinciri, mineli zincirli mücevher pandantifli altın gerdanlık, minik incilerle bezeli on beş altın düğme, yakutlarla bezeli yılan dili biçimli pandantif ve –en çok beğendiği hediye– açıldığında kendisinin portresi beliren mücevher yelpaze. Aynı yüzyılda Kanuni Sultan Süleyman’ a saray kuyumcuları tarafından verilmiş bayram armağanlarının listesi, bir küçük karşılaştırma yapabilmemizi sağlayacaktır: Bir murassa ayna, bir takım minekâri düğme, bir altın at pazubendi, bir küçürek (küçük) yeşim zernişan (altın kakmalı) murassa (mücevher) levha, bir sedef kaplı murassa altın bendli bıçak, bir murassa sergi, bir hançer sapı ve dokuz zihgir (ok atma halkası), iki takım murassa düğme, bir altın bıçak, sapı balık dişinden, bir zernişanlı abanoz ağacından murassa tarak, bir zernişan murassa sopa, bir altın pazubend, bir altın hatem (mühür).

Çocuklara bakıldığında, soylu çocukların da aynen büyüklerin taktığı mücevherleri kullandığı görülür. Tiziano’ nun bir portresinde, beline parfüm topu takmış bir çocuk resmedilmiştir.

16. yüzyıl sonunda ve 17. yüzyılda saatçiler mücevhercilerle ortak çalışmaya başlar. Saatler moda haline gelir ve neredeyse herkesin bir saati olur. Özellikle 17. yüzyılda, oval biçimli, içinde portre olan madalyonlar da çok modadır. Bu dönemde takılarda yavaş yavaş duygular daha çok öne çıkmaya başlar; örneğin yürek biçimi kendini belli eder. Madalyonların üzerinde daha farklı kesimler görülür; 1660′ta pırlanta kesimi ortaya çıkar, taşlar daha parlak hale gelir. Mücevherler giderek daha renklenir ve çeşitlenir; giderek renkli ve daha iri taşlar kullanılır. Daha gösterişli takılar yapılmaya başlanır. Rönesans’ ın heykel tadındaki takılarından, işçiliğe önem verilen parlak görünüşlü takılara doğru geçilir.

Birbirine geçen, çift evlilik yüzükleri çok kullanılan takılardandır; yüzük açıldığı zaman içinde bir bebek ve bir iskelet modeli görülür, ki “doğumdan ölüme kadar”ın temsilidir bu modeller.

17. yüzyılın ilginç takılarından biri de, memento mori , yani ölümü anmak gibi bir anlam yüklenen, üzeri işli kurukafa veya tabut şeklindeki takılardır ve insanlar bunları kaybettikleri sevdiklerinin arkasından takarlar.

Bu dönemde dünya içinde Osmanlı’ yı simgeleyen takının ne olduğu düşünüldüğünde akla sorguç gelir. Sorguçlar 18. yüzyılda en ihtişamlı hallerini alırlar ve taklitleri de yapılır. Örneğin Macarlar birtakım sorguçlar yapar. Osmanlı’ da kadınlar da sorguç takarlar. “İstefan” adlı takı (bu ad antik dünyadan, “çelenk taşıyan” anlamındaki stephanophoros ‘tan dönüşmüştür) Osmanlı saray kadınlarının takıları arasında önemli bir yer tutar. İncelenen örneklerde, Avrupa’ ya paralel bir ihtişamın var olduğu görülür.

18. yüzyıl Avrupa’ sına bakıldığında işlerin renklendiği, taşların daha çok kullanıldığı ve bu kadar renkli ve bol taş kullanmak için bir yandan da başka yollar bulunduğu görülür. 17. ve 18. yüzyıllarda, Avrupa’ nın merkezi olma özelliğini İtalya’ dan devralan Versailles Sarayı modayı yönlendirir artık ve sarayda müthiş davetler verilir. Mum ışığında verilen bu davetlerde, bu ışıkta parlayacak çok kesimli ve çok renkli mücevherlere ihtiyaç duyulur. Böylece taşları, arkasını foyalayarak renklendirme işi ortaya çıkar.


Bu dönemde bir yandan giderek Avrupa’ da takım halinde mücevher takma işi başlar. Osmanlı’ da ise kadınlar aynı dönemde çok çeşitli mücevherler takmaktadır.

18. yüzyıl sonu, 19. yüzyıl başında sahnede görülen Napoléon, pek çok şeyi değiştirdiği gibi yeni bir üslup da açar; neoklasik üsluba girilir. Ingres, Napoléon’ u “tam bir antik hükümdar gibi, antik tanrı gibi” diye betimler. Napoléon’ un başında, Roma hükümdarlarına öykünen bir ayrıntıyla, bir altın defne dalı tacı görülür.

İsviçre’ de tasarruf yasaları dönemi olan 18. ve 19. yüzyılda, madeni yontarak uzaktan elmas gibi parıldayan takılar elde edilir. Napolyon işgaline karşı gelmeye çalışan Prusya’ da ise, 1813′ te, tamamen demirden yapılan bir takı türü ortaya çıkar. Direnişte paraya duyulan ihtiyaçtan, kadınlar götürüp takılarını teslim etmekte ve karşılığında da, arkasında “Gold gab ich für Eisen”, yani “Demir için altın verdim” yazılı demirden bilezikler almaktadırlar.

19. yüzyılda takı konsepti de takının sahipleri de biraz değişir. İmparator III. Napoléon ünlü Fransız kuyumcusu Lemmonnier’ ye, İmparatoriçe Eugenie’ ye armağan etmek üzere bir taç ısmarlar. Ancak iktidar değişikliğinden sonra taç dönemin Almanya’ daki önemli ailelerinden birine, von Thurn und Taxis Ailesi’ ne satılır. İktidar değişiklikleriyle hükümdarların elindekilerin bir şekilde başkalarına aktarıldığı bu el değiştirme işlemleri de toplumsal tarihin bir yansımasıdır. Osmanlı’ da da, Sultan II. Abdülhamid iktidardan düştüğünde mücevherlerine de el konur ve bir büyük müzayede kataloğu hazırlanarak bu mücevherler 1911′ de Paris’ te açık artırmayla satılır.

20. yüzyılın hemen başlarında, değişik konular ortaya atılır. 1900-1910 arasında, Kraliçe Victoria’ nın oğlu Kral VII. Edward ile eşi Kraliçe Alexandra’ nın ortaya attığı belle epoque modası, tasma kolyeler, çok uzun inci dizilerinden oluşan son derece zarif ve akıcı mücevherlere yer verir.

Art nouveau örneklerin son derece kıvrımlı, aşırı stilize tasarımlarının, dönemin beğenisini ve üslubunu yine son derece incelikli biçimde yansıttığı görülür. Artık renkli camlar, mine gibi çok farklı malzemeler de kullanılmaya başlar.

Yüzyılın başına damgasını vurup yüzyıl ortalarına kadar da etkisini sürdüren tasarımcı Cartier, pek çok yerden esinlenmiştir; hatta kimi takılarında Hint esintilerinin yer aldığını söyleyebiliriz. 1920′ ler-30′ ların art deco ’sunun ruhu, geometri ve cazdır. 1940′ larda Cartier‘ in önce Windsor düşesi için tasarlamış olduğu hayvan biçimli (flamingo ve kaplan) broşlar, günümüzde bile hala en çok taklit edilen mücevherlerdir. Van Cleef & Arpels da öncü mücevher tasarımcılarındandır. 1940′ ların sonu-50′ lerde son derece basit, geometrik broşlar da yapılır; artık moda öncüleri, toplumun takıları üzerinde gördüğü kişiler, aktrislerdir. Bir yandan romantik takılar devam eder ve bunlar da yine filmlerde aktrislere taktırılarak lanse edilir.

1960′ lara gelindiğinde, dönemin eğilimlerine uygun olarak çok geometrik altın ya da yalın gümüş takılar görülür. 1970′l erin güzellik simgelerinden ve de mücevher simgelerinden biri olan Elizabeth Taylor, her mücevheriyle bir olay yaratır ve basında geniş yankı bulur.

1980′ ler- 90′ lara gelindiğinde her çeşit takıya rastlanır. Tiffany ve Bulgari gibi 20. yüzyılın ikinci yarısına damga vurmuş ve çokça taklit edilmiş tasarımcıları da göz ardı etmemek gerekir bu dönemi incelerken. Yüzyıl sonu artık gazete kağıdından gerdanlıkların, kulağın biçimin almış küpelerin takıldığı, özgür tasarımlar dönemidir.

Sonuç olarak, 15. yüzyılda, evliliğinde kendisine armağan edilen, mutlaka sahip olması gereken armağanlarla gördüğümüz Dük Sforza’ nın karısı Battista Sforza ile, nişanlandığında kendisine armağan edilen Van Cleef & Arpels tasarımı pırlantalı incili takımla gördüğümüz Grace Kelly, yaklaşık 500 yılın ötesinden aynı ortak gururla bakarlar birbirlerine, eşleri tarafından armağan edilen ve kendilerini toplumda bir yerlerde temsil eden takılarıyla ressama ya da objektife poz vererek. Aradan geçen zamanda sanki hem pek çok şey değişmiş, hem de pek bir şey değişmemiş gibidir.

 

 

 

 

 

 

 

Mezarlardan Saraylara Takının Anadolu Yolculuğu


Anadolu takıları, binlerce yılın içinden süzülüp gelen teknik incelikleri, detaylarda saklanan derinliği ve onlarca kültürün izini süren tasarımlarının zenginliğiyle zamanın ötesine geçiyor...

Otuz bin yıl önce ölümün sessizliğinde doğdu takılar. İnsanoğlu, yanıbaşında susan nefesin geri dönmeyeceğini anladığında, belki son bir kez daha onu kutsamak, gittiği yerde huzur duymasını sağlamak, karanlığın kötülüklerinden korumak için mezarına taşlardan, boynuz ve kemiklerden, deniz kabuklarından yapılma boncuk dizileri, bilezikler ve yüzükler koydu.
Sonra başa çıkamadığı kötülüklerden, tehlikelerden kendisini de korumak için boynunu, kollarını, ellerini, başını, ayaklarını takılarla donattı; onları tanrılarına sundu. Bir de baktı volkanik camlara yansıyan görüntüsü, takılarla daha farklı, daha güzel... İşte dinin ötesine geçtiği o andan sonra taktıklarını bir daha hiç çıkarmadı; takıların güzelliğinde kendi güzelliğini buldu. Zamanın içinden sessizce geçerken onları en parlak, en göz alıcı madenlerle, taşlarla bezedi. 6000 yıl önce bu topraklarda, Anadolu’da madenlerin en büyüleyicisini, altını işleyebileceğini keşfetti ve altın, diğer tüm değerli madenler ve taşların da önüne geçti; takıların vazgeçilmezi oldu. Altın takılar, insanoğluna her şeyin, tüm dinsel amaçlarının, güzel görünme çabalarının ötesinde, yaşadığı toplum içinde soyut konumunun somut işaretini sundu.

 

5000 YIL ÖNCE PARLAYAN IŞIK

Değerli madenlerden takı üretimi yani kuyumculuk işte böyle başladı. Ama bin yıl boyunca emekleyen kuyumculuk, gerçek bir zanaat olarak karşımıza, şaşırtıcı güzellikteki, oya gibi işlenmiş takılarla M.Ö. 3. bin yılda çıktı. M.Ö. 2600-2000 dönemine tarihlenen en parlak ve yetkin takı objeleri Troya, Eskiyapar ve Alacahöyük’te bulundu. Prens mezarlarında ele geçen altın, gümüş, agat, kuvars kristali gibi değerli malzemelerden yapılan broşlar, kolyeler, iğne, bilezik, diadem, kemer ve elbise süsü olarak kullanılan çift altın idollerin her biri, birer sanat eseri niteliğindeydi.
Aynı döneme ait Doğu Anadolu’da Karaz, Batı Anadolu’da Beycesultan ve Semayük, Göller bölgesinde Kuruçay, Geçiş bölgesinde Kusura, Demircihöyük, Polatlı, Karaoğlan, Konya civarında Karahöyük, Malatya’da Aslantepe, Çukurova bölgesinde Tarsus, İslahiye bölgesinde Tilmenhöyük ve Gedikli, Güneydoğu Anadolu’da Pulur, Norşuntepe ve Tepecik buluntuları, Anadolu insanının tasarımda ve döküm işlerinde daha o tarihte ulaştığı ileri düzeyi anlatıyor. Troya altın takılarında kullanılan granülasyon ve telkari teknikleri ise, daha ileri bir kuyumculuk çalışmasına işaret ediyor.
Tunç çağını geride bırakırken, M.Ö. 2000-1200 arasında Anadolu’da ticaret kolonileri oluşturan Asurlu tüccarların ilgisi de, özellikle altın, gümüş ve bakır madenleri üzerinde yoğunlaştı. Asurlu tüccarlar, Mezopotamya’dan getirdikleri malların yerine buradan değerli madenleri götürüyorlardı. Ticaretin canlandırdığı iletişim olanakları, Anadolu’daki ilkçağ zanaatkârlarına Mezopotamya kültürünü tanıttı. Zanaatkârlar, yeni tanıdıkları motifleri ve konuları kendi dünyalarının anlamı içinde eritip, ortak bir üslup yaratmayı başardılar.

ANADOLU’NUN BATISINDA YÜKSELEN TAKI SANATI
Hititler’in egemenliği altındaki Anadolu’dan bugüne taşınan takılar ne yazık ki çok az; yalnızca Boğazköy’de bulunan altın mühür yüzük, altın “oturan tanrıça” amuleti, mezarlarda ölülerin ağız ve gözlerini kapayan, kol ve ayak bileklerine sarılan altın safihalarla, kulaklara yerleştirilen kulak tıkaçlarından ibaret...
M.Ö. 900’den sonra değerli maden ve taş kullanılarak yaratılan takılar, eski görkemine özellikle Anadolu’nun orta ve batısında kurulan uygarlıklarda kavuştu. Burada hem takılar çoğaldı; hem teknik yetkinleşti. Günümüze çok fazla örnek kalmamasına karşın M.Ö. 8. yüzyılın ikinci yarısında Orta Anadolu’da egemen olan Frigya’nın kuyumculuk sanatına en önemli katkısı, özgün bir formu olan fibulalardı.
Antik dünyanın ticaret merkezinde oturan Batı Anadolu kentlerinin zanaatkârları ise doğu ile batının sanatını kendilerinde bütünleştirip, Orientalizan sentezi gerçekleştirdiler. M.Ö. 8. yüzyıl sonuyla 7. yüzyıl başında özellikle doğulu motiflerin kullanıldığı değerli metal ve fildişi takılar ortaya çıktı. Lydia’nın başkenti Sardes, işte bu süreçte kuyumculuğun ışığı oldu. Kimyasal işlemle ilk kez saf altının da elde edildiği altın rafinerisinin bulunduğu Sardes’da özellikle fildişi oymacılığı ve değerli ya da yarı değerli taşların da başarıyla kullanıldığı teknik ustalıkla işlenmiş altın takılar ortaya çıktı.
Sonraki iki yüzyıl Anadolu’nun batısında kuyumculuk zanaatının doruğa ulaştığı yüzyıllar oldu. Saf ya da safa yakın ayarda altınla yapılan takılarda döküm, repousse, fligre, granülasyon gibi birçok kuyumculuk tekniği birarada kullanıldı. En yetkin örnekleri, Efes Artemis Tapınağı adak çukurunda ve Uşak çevresinde bulundu. Anadolu’nun ana tanrıçası ile Helenler’in anavatanındaki tapınma biçemini birleştiren ana tanrıça Artemis tapımı, dönemin takı sanatını da biçimlendirdi. Evrensel, uygarlığın koruyucusu, doğanın yöneticisi ve arıların kraliçesi tanrıçanın üç farklı karakteri, takılarda görülen arı, hilal ve atmaca motiflerinde anlatımını buldu. Küpelerde, apliklerde, broşlarda ve iğne topuzlarında arı; küpeler ve sarkaçlarda hilal; broş ve sarkaçlarda ise atmaca kullanıldı daha çok.

URARTU’NUN ZENGİNLİĞİ

Aynı dönemde M.Ö. 900-600 arasında merkezi Van olan Urartu krallığının önde gelen kentleri Altıntepe, Patnos, Adilcevaz ve Toprakkale’deki prens mezarları, tapınak, saray ve depolarından yüzyıllar sonra çıkan altın küpeler, agat ve amber kolyeler ve özellikle düğmeler, granülasyon tekniğinin en güzel örneklerini oluşturdu. Bu zor kuyumculuk tekniğinin ustası olan Urartular’ın granülasyonla bezeli üç at başı biçiminde kolye başı, balık ve halka biçimi altın küpeler, uçları ejder başlı gümüş bilezikler, değerli metalleri işlemede ulaştıkları başarıyı tüm görkemiyle ortaya koydu.
Arkaik ve klasik dönemlere ait Anadolu takıları, yalınlığın içinden ustalıkla çıkarılan bir etkileyiciliğe sahiplerdi. Yaygın olarak telkari ve mineleme teknikleriyle yapılan çelenklerde bitkisel motifler, kolye ve pandantiflerde nar, meşe palamudu ve hayvan başları işliydi. Ay tanrıçasının sembolü hilal, Ön Asya kültürlerinin hepsinde olduğu gibi Anadolu’da da her yerdeydi.


PERSLERLE RENKLENEN TAKI

M.Ö. 545’ten itibaren Pers egemenliğine giren Anadolu’da bir kez daha doğu ve batı kültürü harmanlandı; takılar bu kez kendilerine Pers etkisinde bir üslup buldular. Anadolu’nun hemen her yerine yayılan dönemin takılarının en çarpıcı özelliği, üzerlerindeki yarı değerli taşların ve bunların cam taklitlerinin kullanımlarının çok artmış olmasıydı; takılar rengârenkti. Dönemin kuyumculuk merkezleri Sardes ve Çanakkale Boğazı üzerindeki Lampsakos’ta biçimlenen takılarda özellikle üçgen, baklava motifi ve üçgen piramit süslemeler çok kullanıldı.

HELLENİSTİK DÖNEMİN GÖRKEMİ

Ardından gelen Hellenistik dönem, Anadolu’da takı sanatının ve kuyumculuk zanaatının doruğa ulaştığı dönemlerden biri oldu. Arkaik ve klasik çağlar boyunca hemen yalnızca tapınaklara adak ve mezarlara sunu olarak yapılan ve çok nadir kullanılan takılar, bu dönemde insanların gündelik yaşamlarına girdi. Trakya’da zengin maden yataklarının bulunması ve Pers hazinelerinde biriken altın ve gümüş stokları, dünyevi zevklerin en cezbedici olanına eğilimi artırdı.
Bol bol insan ve hayvan figürleri kullanılan Hellenistik dönem takıları, bol granülasyon ve filigre ile zenginleşti. Daha önemlisi Hellenistik dönem, sadece değerli metallerin ve kimi zaman da yarı değerli taşların kullanıldığı takıların yerini artık değerli taşlarla bezeli mücevherlerin aldığı döneme işaret etti. Büyük İskender’in doğu seferleriyle Anadolu’ya taşınan zümrüt, yakut, agat, aquamarin, grena, karneol, sard, plasma, amatist gibi değerli taşlar, Hellenistik dönem takılarına yerleşti. Motiflerde de farklılıklar oluştu; menadlarla eroslar, zenci tasvirleri, aslan, boğa, geyik gibi hayvanların başları sıklıkla kullanılır oldu. Dönemin “moda”sı ise Herakles düğümlü takılardı...

ROMA’NIN ‘STAMPA’ VE ‘SAVAT’I

Roma döneminde Anadolu takıları, önceleri Hellenistik dönemin kuyumculuk geleneklerine bağlı kaldı. Yine de takılarda inci, jasper ve camın kullanılması, renkli kakmacılığa başlanması bu döneme rastlar. Ama Romalı kuyumcular, kendilerine özgü form ve teknikleri asıl M.S. 200-400 arasında yarattılar. Hellenistik dönemde kuyumculuğun merkezi olan İskenderiye ve Antakya Roma döneminde de önemini korumasına karşın, imparatorluğun başkenti de kuyumculukta bir ekol oluşturmayı başardı.
Bu dönemde altın ile değerli taş kombinasyonlarının hem en güzel örnekleri verildi; hem de kullanımları yaygınlaştı. Roma takıları, aşırı karmaşık ve zarif Hellenistik tarzın tersine sadelikleriyle ön plana çıktılar. Romalı kuyumcular, geliştirdikleri iki yeni teknikle, stampa ve savat teknikleriyle zanaatı da daha ileri bir noktaya taşıdılar. Kolyelerde sikkelerin kullanılması, hayvan başlı ve bitki motifli bileziklerin yaratılması da bu dönemin özelliklerindendi.

BİZANS’IN ‘MİNE’Sİ

İkiye bölünen Roma İmparatorluğu’nun Anadolu topraklarındaki ardılı Bizans’ın takı geleneği, sanatta egemen olan iki güçlü akımın etkisinde biçimlendi. İlki, özellikle saray ve ileri gelen çevrelerce tutulan, kökü eski sanat geleneklerine bağlı, ince, hassas, hatta bazı durumlarda Hıristiyanlığa yabancı unsurların bile göze batmadığı görkemli, zengin ve göz kamaştırıcı bir sanat akımı olan başkent üslubuydu. Diğeri ise form güzelliğine önem vermeyen, dini konuları esas alan ve sanatı dinin bir anlatımı olarak kabul eden ilkel ve kuru bir sanat akımı olan eyalet üslubu... Ama her iki üslupta da çok tanrılı dinlerdeki motifler Hıristiyanlıkla birlikte yerlerini farklı motiflere bıraktılar; çok farklı teknikler kuyumculuğa egemen oldu.
Bizans İmparatorluğu’nun ilk dönemlerinde kuyumculuk, form ve teknik olarak Roma kuyumculuğunun devamı niteliğindeydi. Kendine özgü form, desen ve teknikler, Konstantinopolis’in kuyumculuk merkezi haline dönüştüğü 6. yüzyıldan sonra gelişti. Bu gelişimde Bizans imparatorları II. Theodosius ve III. Valentinianus’un camcı ve kuyumculardan vergi almamaları büyük rol oynadı. Saraya bağlı biçimlenen kuyumculuğun ilerlemesi için ayrıca İskenderiye ve Antakya’dan ustalar getirtilerek, bir Bizans üslubunun ortaya çıkması sağlandı. Değerli madenler, özellikle altınla birlikte değerli ve yarı değerli taşların ve organik maddelerin kullanıldığı gösterişli takılarda Bizans kuyumculuğunun özgün tekniği mine gelişmeye başladı.
Bizanslılar da tıpkı kendilerinden önceki Anadolu halkları gibi takılarını, süslenmenin ve zenginliklerini göstermenin yanı sıra kötülüklerden korunmak ve dindarlıklarını göstermek için taktılar. Bizans takıları, Roma ve Hellenistik dönemin geleneklerinin Hıristiyanlıkla harmanlandığı özgün ürünler olarak hem Batı’yı hem de kendilerinden sonra Anadolu’da yaşayan Selçuklu ve Osmanlı kuyumculuğunu etkilediler.

TÜRKMEN TAKILARIYLA GELEN ÖZGÜNLÜK

Ama takının Anadolu’daki yolculuğu sırasında edindiği farklı üsluplar arasında en özgün olanı, bu topraklara Selçuklularla birlikte gelen Türkmen boylarının getirdiği üsluptu. Orta Asya kökenli Türkmen takı geleneği, kökleri çok eskilere dayalı bilinmedik sırlarla dolu, çok ince bir sanata dayanıyordu. Geleneksel teknolojinin basit araçlarıyla üretilen takılara değerli taşların yerleştirilme biçimi, kullanılan geometrik formlar, Türkmen takı geleneğinin özgünlüğünü yansıtıyordu. Her birinin etnolojik olarak farklı anlamları olan, takının üstüne konulan şelpeli guppa, alına takılan manlaylık, saça takılan şelpeler, düğmeler, boyuna takılan iğneler, gargılıklar, boncuklar, göğüse takılan çeşitli büyüklükteki gülyakalar, tumarlar, yine göğüse takılan şelpeler, alkım çengekler, ses çıkaran düğmeler, kollara takılan bilezikler, yüzükler, kaftana takılan çarpazlar, saça takılan tokalar...
Türkmen takıları, eski savaşçıların demirden giysilerini de hatırlatıyordu. Kubbe şeklindeki gümüş “gupha”, tahiye kenarlarındaki yanaklara kadar inen gümüş askıları ile “çekkelik” ve ense tarafındaki askı ile “yeğinlik” askeri bir şapkaya benziyordu. Geniş göğüs süsleri “gülyaka”, “dağdun” ve “blukuv”, gümüş “apbaslar” ile askerlerin göğüs zırhlarını andırıyordu.
Selçuklu döneminde altın ve gümüş takılar daha çok Konya ve Alaiye’de yapıldı. İslamiyet’in getirdiği sınırlamalar çerçevesinde altın takılar hemen neredeyse kadınlarla sınırlı kaldı. Ama hediye verme geleneğinin yerleşmesiyle birlikte değerli madenlerden üretilen objelerin yapımı bu dönemde hız kazandı.

ANADOLU TAKI GELENEĞİNİN DORUĞU: OSMANLILAR

Osmanlı İmparatorluğu dönemine kadar Anadolu’da her türlü değerli maden, değerli taş ve süsleme teknikleri denenmiş; çeşitli formlar geliştirilmişti. Osmanlılar, bin yıllarca süren istilalar ve göçlerle biçimlenen son derece zengin bir takı geleneği mirasını devraldılar. Yapabilecekleri tek bir şey kalmıştı; takı sanatını doruğuna ulaştırmak. Onlar da bunu yaptılar.
Osmanlı İmparatorluğu’nun gücü artarken kuyumculuk zanaatının önemi de giderek arttı. Osmanlı kuyumculuğu, miras aldığı tarihi kültürel zenginlikle birlikte İmparatorluğun yayıldığı geniş coğrafyanın birikimlerini de yansıttı. Payitaht İstanbul’un dışında Trabzon, Samsun, Sivas, Van, Erzurum, Erzincan, Gümüşhane, Bitlis, Kula, Eskişehir, Diyarbakır, Mardin, Midyat, Şam, Halep, Kıbrıs, Prizren gibi yerlerde de değerli madenler farklı tekniklerle işlendi.
Bol bol insan ve hayvan figürleri kullanılan Hellenistik dönem takıları, bol granülasyon ve filigre ile zenginleşti. Daha önemlisi Hellenistik dönem, sadece değerli metallerin ve kimi zaman da yarı değerli taşların kullanıldığı takıların yerini artık değerli taşlarla bezeli mücevherlerin aldığı döneme işaret etti. Büyük İskender’in doğu seferleriyle Anadolu’ya taşınan zümrüt, yakut, agat, aquamarin, grena, karneol, sard, plasma, amatist gibi değerli taşlar, Hellenistik dönem takılarına yerleşti. yayılmasıyla birlikte doğudan gelen Herat ve erken Safevi üslubunun etkisiyle şark motifleri ve 18. yüzyıldan sonra ise Batılı tarzda gemi, fiyonk, arma türü motifler belirginlik kazandı.
İlk dönemlerde daha sade olan takılar, sonraları giyimin ayrılmaz bir parçası haline dönüştü ve giderek daha gösterişli olmaya başladı. Sorguç, istefan, zülüflük, enselik, saç bağı, gerdanlık, iğne, çelenk, küpe, bilezik, yüzük, zehgir, mühür, nişan, halhal, pazubent, düğme, çaprast, zincir, saat, köstek, kemer, kemer tokası gibi takılar, en çok tercih edilen parçalardı. Osmanlı’da değerli maden ve taşlar, yalnız takılarda da kullanılmazdı. Kur’an kabı, askı, kılıç, hançer, gaddare, gürz, tüfek, tesbih, bardak, matara, kase, şerbetlik, maşrapa, zarf, kutu, sandık, şamdan, buhurdan, gülabdan, kaşık, nargile, yazı takımı, yelpaze, ayna, tarak, kamçı, sadak, Kabe armağanları gibi eşyaların süslenmesinde de kullanılırdı. Altın, gümüş ve değerli taşlar kullanılarak yapılan taht, beşik, örtü, kaftan, zırh, at koşum takımı gibi büyük parçalar ise özellikle Osmanlı İmparatorluğu’nun gücünü simgeliyordu.
Balkanlardan ve İran’dan getirtilen kuyumcu ustaları ile Türk ustaların yanına geç dönemlerde katılan Ermeni ustaların kakma, çalma, oyma, savat, telkari, hasır, mıhlama gibi tekniklerle çalıştıkları Osmanlı takılarının en önemli özelliği, İmparatorluğun çoğulcu yapısını yansıtan çeşitliliğiydi. Çok değişik parçaların yan yana kullanılması bir yana farklı tarza sahip, karşıt renklerin de büyük bir uyumla kullanıldığı takılar, Osmanlı İmparatorluğu’nun özgünlüğünü yaratıyordu.
Türkiye kuyumculuğunun geleceği, bugün işte Anadolu’nun bu görkemli takı geleneğinin üzerinde biçimleniyor. Binlerce yılın içinden süzülüp gelen kuyum tekniklerinin incelikleri, detaylarda saklanan derinlik, birbirinin içinden geçerken başkalaşan kültürlerin izlerini süren tasarımların zenginliği, bu topraklarda yetişen kuyumculara miras. Anadolu takılarının mezar odalarından saraylara yaptığı yolculuğu şimdi onlar sürdürüyor...

 

 

İki şeyi hep “en özel gün”lere saklarız: “Şarap ve mücevher”. Tarih boyunca kadının vazgeçilmez parçası, feminenliğin ve stilin simgesi olan mücevher, o özel günlerde bir kadına sunulacak en makbul hediye. Şarap gibi, eskidikçe güzelleşen kadınlara…

Şarap da, mücevher de çıktıkları toprağın özelliklerini taşırlar. Antik çağda mücevher gücün, dirayetin ve sosyal statünün simgesiydi. Zamanla zarafetin sembolü, bir etkileme biçimi, armağan vermenin diplomatik yolu haline geldi. Hangi dönemde olursa olsun üzerinde yaşanılan topraklar hakkında zenginlik; kullanıldıkları yerlere göre sosyal ayrılıklar; materyallerinn zenginliğine göre kaynaklar bakımından ipucu verdiler. Aynı şarabın, üzümün yetiştiği bölgenin özelliklerini taşıması gibi. Trakya Bölgesi’nin Tekirdağ, Ege Bölgesi’nin Ayvalık mahsulleri, toprakların verimliliği, iklimin değişikliği bakımından nasıl birbirinden ayrılırsa, antik çağda kullanılan madenler ve değerli taşlar da tarih ve dönem belirlemede önemli rol oynadılar. 

Antik Çağ

Yunanlı tarihçi Herodot’un “Ethiopia” diye bahsettiği topraklar, anlattığına göre inanılmaz zengin altın madenleriyle doluydu ve burada pek az gümüş bulunurdu. Yani altın, doğada bulunan en önemli kaynaklardan biri şüphesiz. İnci de denizde bulunanların en önemlisi. MÖ 4000 yılından bu yana insanoğlu altını işliyor, inciyi buluyor, safir, zümrüt, yakut gibi taşları metallerle karıştırıyor. Mücevher zanaati, modanın dünyadaki olaylardan etkilenmesiyle ortaya çıkan akımların bazen sebebi, bazen de sonucu oluyor. Ama hep var oluyor. Tüm antik devletlerde, özellikle de Roma İmparatorluğu, Yunan ve Mısır Medeniyetleri’nde kutlamaların, seremonilerin baş tacı olan şarabın, bugün de en önemli kutlamaların, davetlerin vazgeçilmez parçası olması gibi. Öyle ya, şarapsız bir evlilik yıldönümü ya da doğum günü kutlaması düşünebilr miyiz?

Antik Yunan’da altın kolyeler aynı deniz kabukları, çiçekler gibi doğal formlarda şekillendirildi. İnanılmaz güzellikteki kolye ve küpeler Kuzey bölgedeki definlerde bulundu hep. Bunlar MÖ 300 yılına ait zümrüt, ametist ve incilerle harmanlanmış mücevherlerdi. Yani o tarihlerde Yunanlılar renkli taşları, camı ve mineyi mücevherde kullanmaya başlamışlardı bile. Belki de, şimdilerde sindirim, sinir, bağışıklık ve dolaşım sistemlerne iyi geldiğini keşfettiğimiz, akik, opal, malahit, yeşim gibi taşların özellikleri biliniyor, tene değdiği sürece bu taşların vücudu dengeleyici bir ilaç olduğu düşünülüyordu. O dönemde şarabın da değerli taşlar gibi bir ilaç olduğu biliniyor muydu acaba? Nezleyi engelleyen, kalp sağlığına bire bir, enfeksiyondan koruyan bir ilaç…

Art Nouveau

Aradan yüzyıllar geçti. Akımlar, krallar, dönemler birbirini kovaladı. Art Nouveau akımı tüm dünyayı sardı. Fransız Rene Lalique Art Nouveau nadir parçaların üretiminde başı çekti. Hatta şimdi bile taklit edilen stilistlerdendir.

1900′lerin mücevherleri beyazdı. Bunlar İnciler ve elmaslardan oluşan mücevherlerdi. O dönemde Güney denizlerinin incileri inanılmaz fiyatlara giderdi. Çünkü nadir bulunan bir incinin ya da iyi bir taşın değeri, yıllanmış, iyi bir şarabın değeri gibi fiyatına yansırdı. Her zaman olduğu gibi, o zamanlar da iyi şeyler pahalıydı.

1920′lerde Lalique camdan seri üretim mücevherler yapmaya başladı. Taklit ve kostüm mücevherleri kokteyl mücevherler olarak adlandırıldı. Bu akım Coco Chanel’i (1883-1971) de etkiledi, Elsa Schiaparelli’yi (1890-1973) de… Her ikisi de kostüm mücevherleriyle değerli taşları karıştırdı. Her iki tasarımcı da yaratıcılığını eğlence ile birleştirdi ve ortaya inanılmaz taklitler çıktı. 1930′larda Amerika’da da bu mücevherlerden üretilmeye başlandı. Napier bunun öncüsü olarak tarihe geçti.

Hollywood etkisi

1940 ve 50′lerde Amerika tüm dünya üzerinde etkili olmaya başladı. Klasik Hollywood filmlerinin yarattığı starlar, uzun yıllar modadaki değişimlerin öncüleri oldu. Müzikaller, gangster filmleri, western filmler… Bunlar aynı zamanda kostüm filmleriydi. Çünkü film başına 20-30 kostüm tasarlanırdı. Moda, filmin en can alıcı unsuruydu, hatta bazen filmin diğer bazı öğelerinden öncelikli duruma geçerdi. Bu inanılmaz şık ve fantastik giysileri, mücevherler ve kusursuz makyaj tamamlardı. Boyna takılan gösterişli bir gerdanlık filmlerin en klasik sahnelerinden biri olurdu. Bu pahalı ve zarif armağana verilen olumlu cevap ise, yine bir başka klasik olan “iki kadeh şarap”la kutlanırdı. Mücevher ve şarap Hollywood filmlerinde de birbirinden ayrılmadı. 

Televizyon ve 1980′ler

Hanedan ve Dallas dizileri 1980′lere damgasını vuran televizyon programlarıydı. Bu dizilerde ortaya çıkan kostüm mücevherleri, televizyon sayesinde 250 milyon izleyici tarafından benimsendi. Şimdi de yeni taklit mücevherler modaydı. Aynı dizilerdeki gibi…

21. yüzyıl

21. yüzyıl mücevherleri modanın bir parçası olarak gardroplara girmeye başladı. Moda zaten artık hızına ayak uydurması zor bir “trend”ler bütünü. Bir endüstri… Mücevherin de modası var elbette. Öyle olmasa değerli taşları, altını, inciyi her gün başka bir akımın etkisinde kalarak biçimlendiren tasarımcılar da olmazdı. Ancak mücevheri kullanma adabının modası geçmiyor. Zamana ve yere uygun mücevher kullanımı, moda akımlarını tamamlayan diğer aksesuarlardan da önde gidiyor. Mücevherin zamanında ve yerinde kullanıldığı takdirde taşıyacağı ağırlık gibi, şarap da yenilen yemek, içinde bulunulan atmosfer, müzik ve söz konusu yerde bulunma amacına uygun seçiliyor.

Böyle özel durumlarda mücevher kullanmanın püf noktaları da aynı şarap servisinin püf noktaları gibi değer taşıyor. İyi bir şarabın servisinin doğru yapılması, ona pahalı bir mücevher gibi davranılmasını gerektiriyor. Çünkü o şarap, tadını bilen ve içmek üzere seçen kişi için son derece kıymetli.

Bir kadına sunulacak en güzel hediye

Şarapta ilk tadım, boyna takılan güzel bir gerdanlığın verdiği ilk heyecan gibidir. Bir kadına sunulabilecek en güzel hediyelerden biri olan mücevher, bu heyecanın hakkını vermelidir. Önemli olan mücevheri rastgele bir yerde sergilemek değil; yerinde, ağırlığı olacak biçimde giysiyi ve durumu tamamlayıcı bir unsur olarak kullanmaktır.

İtalyan tasarımcı Cesarre De Veichi bir röportajında, yakutu, zümrütü, altını, inciyi ve envai çeşit malzemeyi kullanarak hazırladığı takıları, her yaştan kadının satın aldığını söylemişti. Ama çok önemli bir şeyden daha söz etmişti ki o da, bazı özel parçaları genç kadınların ilerleyen yaşlarda kullanmak üzere satın aldığıydı. Dünyaca ünlü bu tasarımcının iddia ettiği şey, her takının her yaşta kullanılamayacağıydı. Örneğin oryantal çizgiler taşıyan ve elmas gibi pahalı taşlarla tasarlanmış bir broş, otuz yaşından önce kullanılmaması gereken mücevherler arasında. Hangi takının hangi yaşta kullanılmasının uygun olduğunu belirleyen tek mercii takı tasarımcıları değil elbette. Hediye alınacak olan kadının yaşam biçimi ve giyim tarzı önemli kriterler. Aynı, meyveyle ya da peynirle içilecek bir şarapla, soslu kırmızı bir etin yanında içilecek şarabın farkının, içilme sebebi ve içileceği mekana göre belirlenmesi gibi. 

Mücevherleri ortaya çıkarmak için renk seçimi çok önemli. Taşlı mücevherleri kullanırken, giysilerin renklerini büyük bir özenle seçmek gerekiyor. Safirin, beyaz ya da sarı altınla birlikte kullanıldığı durumlarda, koyu renkli giysilerle kullanılması özellikle öneriliyor. Eğer mücevherin montöründe safirle birlikte pırlanta da kullanılmışsa, hem giysinin ağırlığına yakışıyor hem de koyu rengin üzerinde parıldayarak kendini gösteriyor. Zümrüt bir kolyeyi kahverengi, bordo gibi kapatacak renklerle katiyen kullanmamak gerekiyor. Bej, krem, yeşilin açık tonları tam zümrüte göre. Pembe, eflatun, mor renklerse, zıtlığın uyumu düşünülse bile, zümrüte asla yakışmayan renkler.

Kadın, var olduğundan beri mücevher onun ayrılmaz parçası. Aynı şarap gibi seremonilerin değişmez hediyesi ve zevklerin şaşmaz yansıtıcısı. Mücevher kadına, şarapsa bir kutlamaya en çok yakışan iki aksesuar ve ikisi için de en değerli parça.

Notlar:

Antik zamanlarda altın, mücevher yapımında en çok tercih edilen metaldi. Nadir bulunurdu ancak kolay işlenirdi ve uzun süre dayanırdı.  En ihtişamlı bilezikler, gerdanlıklar, yüzükler, küpeler, taçlar gücü simgelesin diye altından yapılırdı.

Birbirinden tarz ve materyal olarak çok farklı yüzüklerin de yan yana kullanılmaması gerekiyor. Örneğin altın ve gümüş…  Ya da modern çizgiler taşıyan taşsız, büyük bir yüzükle; pırlanta ve yakut karışımı klasik bir yüzük.

Ciro, Adrian Buckley, Butler and Wilson, Daniel Swarovski, Napier, Joan Rivers, Joan Collins, Christian Dior, California Crystal, Property of a Lady ve tabii ki Kenneth J. Lane gibi tasarımcılar mücevher tarihinin gelişimine imzalarını atmakla kalmadı, mücevheri en iyi tasarlayan, üreten ve modada trendler yaratan yaratıcılar olarak tarihe geçtiler.  

Kadınların hayat ve fanteziler arasında kurdukları bağ, biraz da beyaz perdenin etkisi altındaydı. Modaya güç veren beyaz perdeydi. Moda zaten kendi başına büyük bir güçtü; kadınları sıradanlıktan kurtarıp, güzel, farklı, arzulanır kılan bir güç…

Temmuz – Ağustos 2003, Goldnews


Yorumlar - Yorum Yaz


STOKTAN İNDİRİMLİ ÜRÜNLER




ÇOK AMAÇLI DEKORATİF RAFLAR
Hava Durumu
Anlık
Yarın
11° 21° 6°
Döviz Bilgileri
AlışSatış
Dolar3.63763.6521
Euro4.29034.3075
Takvim
ÜRETİCİDEN ARACISIZ SATIŞ
UZAKDOĞU YEREL KIYAFETLERİ